Vergi Usul Kanunu Tasarısı (1)

“Suçluluk karinesi geliyor”

Vergi Usul Kanunu Tasarı Taslağı nihayet gün yüzüne çıktı. 35 yıllık akademisyen vergi hukukçusu ve 9 yıl Vergi Konseyi'nde görev yapmış olmama rağmen ben taslağı, Bakanlıktan değil de, değerli bir basın mensubu arkadaşımdan aldım. Onun için rahatça aktarabilirim. Çünkü bana “yazma, gizli tut, görüş için gönderiyoruz” diye iletilen bir metin değil.

316 madde ve 7 geçici maddeden oluşan taslak, pek çok yönden yürürlükteki kanunun tekrarı niteliğinde. Ancak çok önemli değişiklikler de var. Diğer kanunlarda yer alan, ihbar ikramiyesi, mali tatil gibi bazı konular da kanuna aktarılmış. Bazı değişiklikler ise, üzerinde çok tartışılacak nitelikte. Ancak peşinen belirteyim, taslak da pek çok olumlu düzenleme olmasına karşılık öncelikle eleştirilebilecek düzenlemeleri aktaracağım ki, daha başarılı bir taslağa ulaşılabilinsin. Yoksa taslağı tümüyle kötü bir düzenleme olarak nitelemek de mümkün değil. Hadi, başlayalım.

Hukuk fakültelerinde öğrendiğimiz “suçsuzluk karinesi”, Taslakta galiba tersine dönmüş, “suçluluk karinesi” olmuş. Taslağın 3. maddesi diyor ki, “vergi kanunlarının dolanılması, olması gereken vergi yükümlülüğünün dışında kalınması veya vergi yükümlülüğünün lehe etki doğuracak şekilde planlanması gibi yöntemlerle vergiyi doğuran olay veya bu muamelelerin gerçek mahiyetinin gizlenmesi veya değiştirilmesine yönelik muamelenin vergi yükümlülüğüne etkisi dikkate alınmaz.”

Artık bir şirket, gayrimenkulünü kısmi bölünme ile dışarı çıkarıp, yeni kurulan şirketin hisselerini de ortaklarına verir ve ortakları da bu hisseleri satarsa, artık yandı. Tapu harcından ve KDV’den, hatta kurumlar vergisinden kaçmak için vergi planlaması yapmakla suçlanacak, vergi yükümlülüğü dışında kalmak için hareket etmekle rahatlıkla eleştirilebilecektir. Hatta bir şirket gemisini bölünme ile bir başka şirkete ayni sermaye koysa ve sicile tescil ettirse dahi bu eleştiriden kurtulamayacaktır. Ahmet Bey, gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi ile satış yaparsa, tapu harcından kaçmak için hareket etmekle suçlanabilecektir. Kazançla ilgili vergiler ve tapu harçları kendisinden istenebilecektir.

Üstelik muamelenin hukuken geçerli olması, bir sicile tescil edilmesi (bölünme veya gemi örneğimizdeki gibi) ya da tapu örneğimizdeki gibi resmi şekle tabi olması da sonucu değiştiremeyecektir.

İki basit örnek verdim. Yoksa, her şeye “vergi planlaması” demek, “vergi yükümlülüğü dışında kalmak için yapıldı” eleştirisi getirmek mümkündür.

Şimdi diyeceksiniz ki, “ne var bunda, idare bu saiklerle hareket edildiğini ispat ederse, vergiyi tabii ki alsın”.

Ancak kazın ayağı öyle değil. İspat yükü, iddia eden konumundaki mükelleften alınıp, eleştirilen mükellefe veriliyor. Yani mükellef artık dürüstlüğünü ispata çalışacak. Diyor ki Taslak, “Vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti ile bu maddedeki diğer hükümlere uygun olarak yapılan bir tespit veya tarhiyatın iktisadi, ticari ve teknik icaplara uymadığının veya olayın özelliğine göre normal ve mutad olmadığının mükellef tarafından iddia olunması hâlinde ispat külfeti kendisine aittir.”

Yani yukarıdaki örneklerde artık idare mükellefin işlemlerinin iktisadi, ticari ve teknik icaplara aykırı olduğunu, peçelemeli olduğu ispat yükünü taşımayacaktır. İdare tarhiyatı yapacak, mükellef “bu maddedeki diğer hükümlere” (yukarıdaki aktardığımız hükme) uygun olarak yapılan tarhiyatın, iktisadi, ticari ve teknik icaplara uymadığını veya olayın özelliğine göre normal ve mutad olduğunu” ispatla yükümlü olacaktır.

Yürürlükteki kanuna göre; Boğazda 40 milyon liralık yalısı olan bir kişi, bunu 33 milyon liraya satarsa, farkın açıktan alındığı savını ispat iddia edene aittir. Çünkü bu olağan görülebilecek bir haldir. Satıcı nakde çok sıkışmış olabilir, satıcı bu fiyatı vadeli satarım düşüncesi ile belirlemesine karşılık alıcı peşin ödeme önermiş olabilir. Ancak satıcı bu yalıyı 8 milyon liraya satarsa, burada durum farklıdır. Halen yürürlükte olan kanuna göre, idare bu durumun ekonomik icaplara aykırı olduğunu ileri sürerek ispat yükünü satıcıya çevirebilir ve bu durumda satıcı farkı açıktan almadığını ispatla yükümlü durumda kalabilir.

Oysa taslağa göre İdare sadece emsal satış bedelini tespit ettirip, buna göre tarhiyat yaparsa, birinci örnekte de farkı açıktan almadığını satıcı ispat ile mükellef olacaktır. Bunu da ispat edemeyeceğine göre (açıktan para alınmadığı nasıl ispat edilebilir ki), kuzu kuzu vergiyi ödemek durumunda kalacaktır.

Zaten İdare, “Vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyeti”ni yani emsal fiyatı belirleyip, vergi yükümlülüğünü lehe etkilemek için planlama ile düşük fiyatla satış yapıldığı savıyla tarhiyat yapabilecek, aksini ispat da mükellefe ait olacaksa, transfer fiyatlandırması düzenlemesi de gereksiz hale gelmektedir.

Halen yürürlükte bulunan Kanunun Alman hukukundan alındığı söylenen 3. maddesindeki ispat kuralının, Almanlarca dahi terk edildiği 30 sene önce Prof. Şanver tarafından ortaya konulmasına rağmen, şimdi 3. maddeyi suçluluk karinesi yaratırcasına ileri götürmek, vergi hukukunun geldiği yer ve hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Hele taslakta yer alan yorum ve ispat ile ilgili “esasların” Maliye Bakanlığı'nca belirleneceğini hükme bağlayan düzenlemenin hukukla bağdaşır yönünü bulmak zordur. Yani, kanunların nasıl yorumlanacağını, ispat ve delil araçlarının ve sınırlarının neler olabileceğini bakanlığın, yani vergi alacaklısının belirleyeceği bir vergi hukuku düzeni, bana göre olamaz.

Umarım madde bu şekli ile yasalaşmaz.

Kaynak: http://www.dunya.com/vergi-usul-kanunu-tasarisi-1-162778yy.htm