Yüksek Vergiler Şirketleri Eritiyor

Ülkemizde bir işletmeyi çalıştırmak gerçekten cesaret istiyor. İş hayatında yer alan kişi ve kuruluşların üzerinde birçok yük bulunuyor.

İşyerini kiralamak, başarılı olunacak sektör bulmak, uyumlu çalışacak personeli temin etmek, güvenilir satıcı ve müşterilere ulaşmak, acımasız rekabetle mücadele etmek bile başlı başına sorun. Hal böyle iken bütün bunlardan başka devlet düzenlemeleri ve kurumlarının getirdikleri zorluklarla başa çıkmak da gerçekten büyük beceri gerektiriyor.

Şirketler faaliyet gösterdikleri alanda elde ettikleri kazançları biriktirerek yeni yatırımlara yönelir. Yeterli sermayeyi biriktiremeyen, kâr edemeyen firmaların tek alternatifi bankalara borçlanmak. Bunun da yüksek faiz ödemek gibi bir maliyeti var. Bu olumsuz dış faktörler yetmiyormuş gibi kazançlar üzerinden, hatta elde edilmeyen kazançlardan alınan vergiler, şirketlerdeki sermaye birikimini eritiyor.

İşletmelerin vergi kanunlarından kaynaklanan yükleri de bu sorunlardan biri. Bu yüklerle boğuşan şirketlerimiz atılım gösteremiyor, büyüme için gerekli sermayeyi biriktiremiyor ve dolayısıyla sanayileşmede oldukça zayıf kalıyoruz.

Ülkemizde, çalışma hayatında boy gösteren işletmeler ya gerçek kişi olarak mükellefiyet tesis eder ya da tüzel kişi olarak faaliyet gösterir. Şahıs işletmeleri gelir vergisi öder. Bilindiği üzere gelir vergisi artan oranlı bir vergi. Yıl içerisinde gösterilen faaliyetten elde edilen gelir belli bir miktarı aşıyorsa (2015 yılı için 66 bin TL) alınan gelir vergisi oranı yüzde 35'i buluyor.

Şirketlerde ise gelirleri ne olursa olsun kurumlar vergisi oranı yüzde 20'dir. Fakat şirket ortaklarının şirketlerden kâr payı almaları halinde şirket tarafından yüzde 17,5 oranında vergi kesintisi yapılır. Böylece buradaki toplam vergi yükü de yüzde 35'i aşmış olur.

Ayrıca firmalar çalıştırdıkları personele yaptıkları ücret ödemeleri üzerinden gerek gelir vergisi gerekse sosyal güvenlik kesintilerini adeta istihdam vergisi olarak kamuya aktarmak zorunda. Çalışana ödenen ücrete ilave olarak bunun yüzde 60'ı civarında vergi ve SGK primi de maliyete eklenince, işletme kârının ciddi bir kısmı devlete gitmiş oluyor.

Buna bir de şirketlerin faaliyet kârlarıyla ilgisi olmayan sanal kârlarının da vergilendirilmesi eklenince tablo daha da kötü ve içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Şirketlerin aktiflerinde yer alan sabit kıymetlerin (arsa, araç, makine, fabrika gibi) değerleri, zamanla fiyatların artmasıyla yani enflasyonla rakamsal olarak yükselebiliyor. Mesela bir işletmeye uygun bir zamanda 500 bin lira karşılığında alınan fabrika arsanın değeri; zamanla enflasyon, talep yoğunluğu, ulaşım kolaylığı gibi sebeplerle 10 milyon liraya çıkabiliyor. Arsa veya fabrika miktar olarak yani reel olarak artmadığı halde işletme sahipleri bu arsayı değerlendirmek istediğinde taşınmazlarının üçte birinden feragat etmeyi göze almak zorunda.

Aynı şekilde döviz üzerinden düzenlenen faturalar veya kasada, bankada bulunan dövizler için dönem sonlarında hesaplanan kur farkı gelirleri de gerçekte oluşmayan kazançlardır. İşletmeler bu kur farkı gelirleri için düzenlenen faturalarda hem KDV hesaplamak, hem de burada oluşan sanal gelirlerden kurumlar vergisi ödemek zorunda kalıyor.

Nitekim Türkiye'nin en büyük sermaye grubunun onursal başkanı olan Rahmi Koç bile bu durumdan şikayetçi. Geçtiğimiz hafta içinde Rahmi Koç basına yansıyan konuşmasında, “Uzun seneler yüksek enflasyonla boğuşan ülkemizde, hükümetlerin enflasyon muhasebesi tutulmasını kabul etmemeleri yüzünden kazanılmamış paralardan ağır vergilerin ödenmesi kaynak oluşturmayı önledi. Memleketteki tasarruf ve birikim eksikliğinden dolayı ihtiyaç duyulan doğrudan yabancı sermayeden Türkiye'nin hak ettiği payı alamaması bu nedenle önemli bir sıkıntı kaynağı oluşturdu.” ifadelerini kullanmıştı.

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/yazarlar/yusuf-keles/yuksek-vergiler-sirketleri-eritiyor_2349889.html